Kitap Okumaları: Çador / Murathan Mungan

Çador, dışardan içeriye, içeriden dışarıya bir yolculuktur. Ülkeye yolculuk, çocukluğa yolculuk, kaybolan, dağılan aileyi bulmak için ülke içinde doğduğu şehre, şehirlerarasına yolculuktur. Murathan Mungan bu yolun taşlarını bir halı dokur gibi ilmek ilmek sözcüklerle döşüyor. Sabırla… Acelesi yok, çölün kumları gibi bazen durgun bazen fırtınaya dönüşüyor

Çok az konuşuyor, Akhbar, daha çok çölün sesini dinliyor. Akhbar, ülkesinden iç savaş öncesi ayrılıyor. Savaş bittiği için dönüyor. Korkuları, kuşkuları ümitleri var. Romana; ülkeye yolculukla başlıyor yazar. Bu yolculuk roman boyunca sürüyor. Her şeyi Akhbar’ın gözüyle görüyoruz. Savaşın darmadağın ettiği aileler, kapatılan kadınlar, yok edilen çocukluk, öldürülen gençler…

Murathan Mungan romanın girişinde yaptığı betimlemelerle bizi de Akhbar’la birlikte bir yolculuğa hazırlıyor, farkında olmasak da. Acıyı savaşın dehşetinin ipuçlarını veriyor.

Çöl açıklarında esen, acı, sıcak, ısırıcı rüzgârdan korunmak için sımsıkı kapadıkları camlara yapışmış kumların beneklediği görüntü, nereden geçtiği ya da nereye gittikleri konusunda bir şey söylemiyor. Arkası açık, yolculuklarda yara almış boyası farklı renklerle yamanmış lastikleri iri dişili yüksek eski bir araba bu… Yol boyunca defalarca durmak zorunda kalmıştır. Kimi serinlik yerde güç tazelemişler. (S:7-8)

Savaş insanların içine korkuyu ve kuşkuyu öyle yerleştirmiştir ki Akhbar ülkesine döneceği için içindeki sevinci ve coşkuyu yaşayamıyor.

Uzun bir süreden sonra ülkesine dönmek istemesinin kuşku uyandırmasından korkuyor.

Sınırlarını bu kadar tutku ve kuşkuyla koruduklarına bakılırsa bunları da biliyor olmaları gerekir. Her zaman kimsenin işine karışmayan kendi halinde biri oldu Akhbar. (S:9)

İnsan psikolojisini yaptığı betimlemeler başarıyla veriyor, Murathan Mungan.

Masanın arkasında oturan çatılmış kaşların gölgelendirdiği yüzünde taşlaşmış bir nefret barındıran rütbesi yüksek bir asker Akhbar’ın belgelerini pasaportunu hiç konuşmadan inanmaz gözlerle uzun uzun inceliyor. Karşısındakini tuzağa düşürmek istercesine.

Akhbar suçlu olmayan insanların böyle durumlardaki suçlu bakışlarıyla gözlerini kaçırıyor.

Haksız yere kurban seçilme korkusunun bakışları bu. (S:10)

Duygu geçişlerini başarıyla veriyor. İnsanı şaşırtan bir anlatımı var Murat Mungan’ın… Karamsarlığın yerini umut, korkunun yerini güven alıyor, sözcüklerle dans ediyor.

Yurdundan uzak geçirdiği bütün gecelerin sabahı birden olmuştu. Korkulu bir rüyanın sabahında yeniden tanıdığı, bildiği güvenli kollarda gözünü açmış gibiydi. Birden sıcağı bile unuttuğunu fark ediyor. Şoförün kendisinden aldığı hiç de az sayılmayacak parayı hak etmiş olduğunu düşünüyor (s:11)

İç huzur, dış mekânın olumsuz etkisini birden yok ediyor ama gerçeklerden de uzaklaştırmıyor. Şoförün kendisinden aldığı paranın çok olduğunuz öğreniyoruz. Savaş tacirlerini, kaçakçılığı, şoförün konuşmalarından anlıyoruz. Şoförü uzun uzadıya tanıtmıyor bize, olaylar geliştikçe tanımaya başlıyoruz “Okuma yazma bilmem ama harfleri tanırım, harfleri tanıdığım için gördüğüm yazıyı anlarım. İnsan yüzleri benim için yazı gibidir” der şoför. Kendisine niçin inandığını soran Akhbar’a.

Savaşın yol açtığı hasarı insanın yaşamını nasıl darmadağın ettiğini romana yaymış yazar. İlk ipucunu toplama yerine yaklaşırken veriyor. Şoför bir meczuptur dediği sıcakta toplama kampına doğru yürüyen genç adamın öyküsünü anlatır. Bir aile dramını daha sonra Akhbar’ın ailesinin başına gelenler izleyecektir. Doğduğu eve gidince ailesinin o evden ayrıldığını öğrenir. Günlerce ailesini arar sevgilisin bulmaya çalışır, önce ablasının oğlunun savaşta öldürüldüğünü, sonra çocukluk arkadaşının savaşta kaybolduğunu, kardeşinin öldüğünü öğrenir. Kardeşi için o ölmek için değil kahraman olmak için savaşa katılmıştır, hep büyük hayalleri vardı der Akhbar

Ailesini ararken çaldığı kapılardan birinde karşısına çıkan adam “ savaş her şeyi değiştirdi, doğduğu yerde doğduğu evde ölmemek için bu şehre geldiğini söyler” (s:28)

İç göçler olmuş evlerin çoğuna köyleri boşaltılmış köylüler yerleştirilmiş.

“belki senin için geçen yalnızca birkaç yıldır delikanlı, buradakiler içinse koca bir asır geçti. Bazen tarih, tozlarını birkaç yılda süpürüverir. Bana kalırsa buralarda kaybolmadan tamamen kaybolup gitmeden geldiğin yere dön delikanlı, aradıkların ya ölmüştür ya da kaybolmuş. Bulsan bile onların senin bıraktığın insanlar olmadığını göreceksin. En kötü yabancı çeşidi bir zamanlar tanıdıkların arasından çıkar (S:29)”

Döndüğü yurdunun alaca karabalığını ilkin içindeki sıkıntıdan tanıdı (S:30) Zaman adeta yarılmıştı burada (S:42) Çarşılar dilsizdi dükkânlar boş gözlerle bakıyordu şimdi kendilerini tanımaz olmuş bu genç adama gerçek sürgünün yuvaya döndüğü sandığı yerde başladığını anlamaya başlamıştır (S:43)

Murathan Mungan bütün objelere mekâna kişilik kazandırmış. Her cansız varlığın bir dili var.”Çarşılar dilsiz dükkânlar boş gözlerle bakıyordu, şehir ruhunu teslim etmiş, şehir kurumuş bir nehir yatağı gibi çoraklaşmıştı. Hiçbir hayatın elinden tutmuyor, hiçbiri hayatı işitmiyordu.”

Akhbar arayışına devam ediyor. Tanıdık nesneler, kokular çocukluğuna götürüyor. Şehri tanıdık hale getiren eşya, onda ikilemlere neden oluyor. ”şehir ne yeterince tanıdık ne de yabancı” Ardı sıra kendi ölüsünü sürükleyen bir hayalet olmuştu. Her yanda ölüm korkusu cisimleşmiş gibiydi. Allah’a duyulan bir korku değil, insanlara duyulan bir korkuydu bu… Yüzlerdeki kilit, günlerdeki karanlık bundandı. Zulüm hayatın nabzı olmuş, sanrısını sayıklar gibi korkuyu, kuşkuyu, güvensizliği tekrarlıyordu. Hayat burada kendisini askıya almış. (S:43-44)

Koca şehir bir hapishane avlusu gibiydi. Belki de Akhbar’ın adımlarına volta ritmi veren de buydu. (S.45)

Romanda sürekli bir akış var… İçinde bulunulan zamandan geçmiş zamana doğru, iki zaman içi içe verilmiş. Çocukluk dönemi; baba motifi, güzel anılar, birlikte yolculuk, karşılıklı sevgi “taze çekilmiş kahve gibiydi gözleri. Elini şefkatle Akhbar’ın terli alnına koydu. Avuçlarındaki tütün ve kehribar kokusunu aldı. Akhbar mutlulukla gülümsedi.

Babası yüzünde kendi sevinciyle çoğalmış, ilkbahar bahçelerinin genişliği ve sükûnetiyle ona bakıyordu. (S.35)

Ara ara göz göze geldiği babasının dinlendirici bakışları, sakin gülüşü, uyukladığında çok daha fazla burnuna çarpan esmer kokusu yolculuğun sıkıntılı zamanlarını kısaltıyor. (:101-102)

ÇÖL: Kum gülü, Kum taneleri

“Tabiatın insanı büyük bir teslimiyetle hayran bıraktıran el işçiliklerinden biriydi, bu kum gülleri. “Kendi çölünde kaybolduğunu hissettiği zamanlar, elini başkalarının gözünden saklarcasına cebine sokar ve sürekli taşıdığı kum gülüne dokunurdu. Bu dokunuş onu kaybolduğu çölden dünyaya geri döndürürdü.

Kum gülünü varoluş sihrinde dünyanın çeşitli hallerinin açıklanamaz bilgisinin saklı olduğunu düşünürdü. Var oluşun kendisi başlı başına bir sihirdi. (S.17)

KUM TANELERİ

“Rüzgârın birbirine yakın boyda yığdığı kum tepeleri” (S.7)

Yol boyunca çöl Akhbar’a eşlik eder, kum tepeleri, kum fırtınaları…

Aile: Abla-Enişte                                                                                      Arayış: Doğduğu Ev

Erkek Kardeş (S.57)                                                                                   Mahalle

Anne –Kızkardeş                                                                                       Şehir

Sevgili (S.66)

Sahaf (S.46)

“kitapları saklayanlar; kişileri, hayatları, hikâyeleri de saklarlar.” (S.46)

*Kahver meselesi (S.73)

*Çocukluk arkadaşı (Selâh S.94)

*Erkek kardeşinin arkadaşı

BURKA-KADIN (S.51-52-53-81-103)

Murathan Mungan, kadını roman boyunca işler. Çador’a sokulan kadınla toplumun yarısının eksildiğini yok olduğunu dile getirir.

“Burkaya giden yolu Çador açar” demişti kadın.  Çador; anneannelerimizin, ninelerimizin geleneksel, masum başörtüsü değildir yalnızca, kafalarımızdaki köprüdür. Örtünmek bir ahlâk haline getirildiğinde arkası mutlaka gelir; karara karara gelir. Örtünmenin sonu yoktur. Kadınlar kefene kadar örtünmek zorunda kalır (S.79)

“Buradaki kadınlarsa bedensiz kalmış ruhlar gibi saklandıkları karanlık örtünün altında dünyayı azaltmış, yoksullaştırmış, boşaltmışlardır. Varlıklarını duyurmaktan, kendi hakkında bir hayal uyandırmaktan çok benliklerini örten, kimliklerini saklayan solgun renklerle gösterişsiz kumaştan altında kendi imgelerinden sürgün edilmiş soluk alıyor, hareket ediyor ama yaşamıyorlardı. Yüksek duvarlı evlerin arkasında yaşamaktan çok gizlenmeye benzeyen bezgin, ölgün bir hayat sürdürüyorlardı. (S.79-80)

bir kadının yüzündeki gülümseyişi unutmak, güneşin buruşması gibi bir şeydi.” (S.80)

Burka; öteki vatandı…….(S.92)

“Kapanana kimse ilişemedi……(S.92)

Romanda işlenen temalardan biri de ölümdür. Hayatla ölüm iç içe…

Ölümün görüntüleri her zaman kesindir, yanlış anlamalara izin vermeyecek kadar kesin. Ölümün her zaman bir olasılık olması görünmeyenin en büyük iktidarıdır. (S.86)

“Ölümün dokunulabilecek uzaklıkta olmasında güven buluyordu. “(S.87)

*Ablasının çocuğunun islam askerleri tarafından öldürülmesi

*Muhalif bir gencin meydanda öldürülmesi

Kayıplar savaşın sonucudur.

“İslâm gözleri unutmak ister “ (S.103)

Göz, yüz, kimsesizlik, sürgün yabancılaşmayı romana yayarak ele almış

Güçlü duygu bildirimleri var sözcüklerle oynuyor….. Geçilmiş yollardan, geçtiği yollardan….. (S.101-102)

Somut benzetmeler var. (S.102-103-104-106)

Betimlemeleri başarıyla yapıyor. (S.7-19-23-30-35-36-45-68-80-82-101)

Hayalle gerçek iç içe. Annesinin kollarını açarak onu kucakladığını, anne ile oğlunun buluşmasının duygu yoğunluğunu başarıyla veriyor. Öyle bir geçiş yapıyor ki yazar; anne oğlunu tanımıyor. Oğul Burkanın içine giriyor. Neden-sonuç ilişkisini romana yayarak veriyor. Romandaki düğümler de öyle. Bir düğüm çözülmeden başka birine geçmiyor. Okuyucunun merakını ayakta tutmayı biliyor. Düğümler çözülse de başka bir düğümle merakı ve heyecanı süreklileştiriyor.

Altun Ünder

 

 

Kitabın Adı   : ÇADOR

Yazarı            : MURATHAN MUNGAN

Baskı Tarihi : İlk 2004, 5. Baskı; 2014

Sayfa sayısı : 108

Yayınevi       : Metis

Bir cevap yazın